18 Haziran 2020 Perşembe

Kezban Mağarada "Unga Munga"

Hepinize Tekrar Merhaba!   

      Görüşmeyeli nasılsınız? Hepimiz biraz daha büyüdük, olgunlaştık bu sürede. Başımıza neler neler geldi kim bilir? Dile kolay son yazıdan beri üç sene geçmiş. Ama biz bu derin düsüncelerden bir süreliğine uzaklaşıp, tüm o sıkıcı, yorucu gündemi bir kaç dakikalığına bırakıp, Fransa dağlarında gezintiye çıkıyoruz. Ne dersiniz? İyi plan bence! Hadi o zaman!

Bir mağara kadını olarak ben. Nemden, yağmur yemekten saç baş dağılmış; ama doğanın verdiği huzur ve dinginlikle mutlu!

      Son zamanlardaki ekürim, iş yerinden arkadaşım Nico. (Kendisi başka bir yazının konusu olabilecekken, bu yazının yancısı) Bu yazıda bulunan fotoğrafların bir tanesi hariç hepsi Nicola'ya aittir, kendisine çook tesekkür ediyorum. Merci pour l'autorisation d'utilisation des photos! Gördüğünüz üzere fotoğrafa olan ilgimiz bizi dağlara vurdurdu. Bunda biraz Covid Virüsü'nün şehir gezmesi yapmamıza taş koyması da olabilir, olmayabilir de; çünkü buralarda yaşayanlar genel olarak, doğasından dolayı Grenoble (gırönobl)'a aşıktır. Ama ben pek sevmiyorum Grenoble'u. İlk zamanlar gerçekten zordu. Şehrin büyüklüğü (ya da küçüklüğü mü desem), alışveriş imkanları (avm yok ya, bu insanlar nasıl yaşıyor, var da küçük), buradaki nehrin -Isere- büyüklüğü (yani küçüklüğü) ve buraya ilk geldiğimde başımdan geçen türlü talihsizlikler, bana şehri gelir gelmez zehir etti. Zaten önceden de sevmezdim. Tam bir süt oğlan anlayacağınız. Hatırladığım kadarıyla yaz ayları da çekilmez bir şekilde sıcak geçiyor. Amaan ne çok söylendim, gerçek bir Fransız olmuşum. Bu arada evet vatandaşlığı da sonunda aldım. O da başka yazıyı hak eder. Bu kadar önemli şey içinde sizin için seçtigim konu biraz şaşırtıcı olabilir; çünkü mağaralar candır:p

      Bu haftasonu hava yağmurlu olduğu için ne dağa gidebilirdik, ne de önceden planladığımız gibi orta çağ köyünü ziyaret edebilirdik. Üstelik benim de biraz geç hazırlanmam da yeni planlarımıza kolaylık sağlamayacaktı. Normal buluşma saatinden bir saat sonra beliren ben ve arkadaşım tam olarak olmasa da spontane bir şekilde mağara gezmeye karar verdik (önceden konuşulmuştu konu ama kesin bir karar yoktu saatle ilgili ve elbetteki bir gün önce boş olan bütün yerler şimdi kımıl kımıldı). İnternetten almalı ya biletler, bize de 1 saat 35 dakika sonraki yer kalmıştı.

https://www.visites-nature-vercors.com/fr/choranche/decouvrez-choranche/
Lazım olur mu?

Bir saatlik araba yolu, yağmur, ilk defa gidilen yerin bilinmezliği ve saire değişkenleri arasından, yaparsın yapamazsın muhabbetini kısa tuttuk ve gitmeye karar verdik. Let's the macera begin!

      Arabaya atlayıp, dünden bugüne değil de, sabahtan akşama değil de, çabuk çabuk, telaş yapmadan Vercors Bölgesi'nde bulunan mağaramıza doğru yola çıktık. Yol harika idi. Manzara, dağlar, taşlar, geçitler rüyadan başka bir şey olamazdı. Sanırım Grenoble aşıklarına hak vermeye başlıyordum. Geçen haftalardan da temelim var bu arada (bir iki zirve yaptık yane). Instagram hesabından (hakikiparislikezban) takip ediyorsaniz görmüşsünüzdür zaten. Rüya gibi bir yoldan sonra, GPS (olmasa da olurdu) ve tabelaların yardımı ile kolayca mağaranın olduğu yeri bulduk. Dünyanın en güzel park yeri bizi karşılamış olabilir. Cennette bir park yeri düşünsenize. Dağların içinde, minik şelaleler ile çevrili, yemyeşil ormanların arasındasınız ve yağmur kokusu.

                           

      Biletlerimizi (ben öğrenci tarifesinden 10, arkadaşım tam 11,5€) takdim ettikten sonra 300 metre kadar daha bu manzara eşliğinde yürüdük. Her adımımızda "Aa harika, aa muhteşem" demekten ilerleyemedik cidden. Bi' de fotoğraf makinemin kartını evde unutmuş olmasaydım galiba hiç ilerleyemezdik!? Yazık ki ne yazık! Ben ettim, siz etmeyin! Fotoğraf makinesiz kesinlikle gitmeyin, arkadaş tavsiyesi. Mağaranın girişinde tam saatinde rehber belirdi. Sempatik bir adamdı. Maskesiyle, kimsenin bilet indirimiyle ilgili belgesini sormadan, biletleri kontrol etti ve tur başladı. Elbette mağaralara rehbersiz girilmiyor. (Bi' de maske!) Milyonlarca yılda oluşan bu güzelliklere zarar verme riskini kimse almak istemez, değil mi? Tam tarih de bu doğa harikasina zarar vermemek için belirlenemiyor, çünkü testler yapılırken doku zarar görüyor. (Jeolog arkadaşlar bizi aydınlatabilirler gerek görürlerse.) Hem de bizim mağara yani la Grotte de Choranche gibi nadir bulunanlardan ise. Yukardan iplik gibi süzülen sarkıtlar, bir de Bolivya'da mı bulunuyormuş ne! Yanında nefes alsan bile kırılacak narinlikte bir dünya harikası.


Milim milim milyonlarca yılda oluşan bu sarkıtların meydana gelmesi için gereken mikro çatlaklar, yağmur suyunun süzülüp kireçle birleşerek bu hale gelmesinde rol oynuyor. Ayrıca bu oluşum için düz sayılabilecek bir tavan da gerekli.

Mağaranın içinde dereler, sarkıtlar, dikitler, sütunlar ve Balkan ülkelerinden birinden getirdikleri (sanırım Transilvanya, demişti yani Romanya) "Protée"(prote) dedikleri mağara yaratıkları vardı.

                         

Toprak altı sularındaki kirlenme, bu canlıların hayatını tehlikeye attığı için buraya getirmişler. Ne kadar doğrudur bilemeyeceğim; ama şimdilik Balkan ülkelerinin bu tarih öncesi canlıları çok da umursayacağını sanmıyorum. Burada ortama uyum sağlama çalışmaları yapıyorlarmış ama yirmi yıldır herhangi bir üreme de görülmemiş. Zaten aşırı derecede soğuk kanlı olan bu yaratıklar on yılda bir üremeye lüzum görürlermiş. Yani mum yakıp, romantik bir ortam oluşturma çabaları nihayetine eremeyebilir. Yavaş yavaş olur inşallah, ne diyelim, onlar ersin muradına biz çıkalım kerevetine. Onları fazla rahatsız etmeden turumuza devam ettik. Her mağara da olduğu gibi iç sıcaklık sabit, ve sabit bir şekilde soğuk. Öyle tişörtle falan gidip de kendinizi rezil etmeyin. Altı kaygan zemin için uygun ayakkabılar da iyi olur. Gerçi bu mağarada çok fazla atraksiyon yoktu o açıdan ama topukluyla gitmenizi de tavsiye edemem sonuçta. Turun sonunda bir de yüz basamak çıkarak (çok değil merak etmeyin) mağaranın başka bir katına ulaşıyoruz. Orada bizi bir ışık ve müzik gösterisi bekliyordu. Lyon Işık Festivali'ni gördüğüm için ukalalık ederek söylüyorum ki, kötü bir gösteri değildi; ama kesinlikle lüzumu yoktu.

                             

 Biz oraya sarkıtları, dikitleri, sütunlari görmeye gitmişiz. Doğa ile buluşmaya, yapay şeylerden uzaklaşmaya. Yani oradan bir pop star çıkmaz.

      Çıkışta da yine muhteşem manzaralar, çiçekler ve yağmur eşliğinde yan tarafta bulunan bir kafeye gittik. Müzenin restaurantı kapalıydı ve biz açlıktan ölüyorduk; çünkü zeki gibi ikimiz de gün boyu bir şey yememiştik ve artık saat üç olmuştu. Kafeye gidince aç gibi her şeye saldırdım; çünkü açtım.

                             

Ama hepinizin tahmin edebileceği üzere dağ başında, hele bir de bölgesel ve bio ürünlerse, söz konusu fiyatlar üçle beşle çarpılıyor. Uzun lafın kısası hayatımda yediğim en güzel kazıktı, diyebilirim; çünkü raviyoli (mantı gibi bir şey) hayatımda yediğim en iyisiydi. Artık bio oluşu muydu, yoksa bölgeselliği mi, yoksa iç ısıtan fiyatları mı bilemem, harika bir şeydi.

Hiç kibar mibar yemedik, bildiğin vahşiler gibiydik!

Sanırım yine olsa yine yaparım. Alır yerim evet, pişman değilim. Ama yine deee bazen düşündüğümdeeee, bir gün gelir deeee... (Fatih Erdemci'ye saygılar)



                                                 17/06/2020, Grenoble

8 Kasım 2017 Çarşamba

Merhaba Dünya!

      "Merhaba Dünya!" (Hello World!) yazdırmak, bilgisayar programlama dillerinde öğreneceğiniz ilk şeydir. Amacı basit bir yazı yazmak ve prgramlama mantığını anlamaktır. Üniversitedeyken bir ara bu yazılım dillerine, bilgisayar teknolojilerine merak salmıştım. İnternet, ağ, network, IP falan neydi, hack nasıl yapılırdı? Şu an düşündükçe kendime gülüyorum. Sonuç olarak bu konuda pek başarılı olamadım. O kadar harcadığım zamana yazık, valla. Bu kadar millet bu bilişim teknolojileriyle uğraşıyor, dünya bunun üzerine dönmeye başladı. Ben de başka bir şeylerle ilgilenirim, ne var yani.

      Peki "merhaba" gerçekten o kadar basit bir kelime mi, işte orası biraz karışık geldi bu sabah uyandığımda. Kendimi bildim bileli merhaba, demenin çok da gerekli bir şey olmadığını düşünürüm. Her gün aynı şey, merhaba, günaydın, naber, nasılsın, iyiyim sen nasılsın. Soru aynı, cevap aynı, ne gerek var tekrar tekrar. Hele mesajlaşırken bazı gruplarda satırlar boyu "Günaydınlar!" ve ardından başka bir günaydın. Sadece "Günaydın Sayfası" kursaydık! Ben size daha ne diyeyim, gidin daha faydalı işlerle meşgul olun, mesela bir bulaşık fazla yıkayın ya da ne bileyim oynayacağınız süper lotonun sayılarını şimdiden belirleyin. Ama yok illa o günaydın, denecek. İnsanlar ne buluyorlar bu günaydında, bazen anlayamıyorum.

      Fransa'da örneğin -o kadar gelişmiş millet-, günaydın demeden geçemezsin, bir şey soramazsın, boğulsan bir yudum su vermeden önce, günaydın demeni beklerler. Bunun nedenini bu baharda öğrendim. Meğersem anaokuldan  itibaren çocukları şartlıyorlarmış. Anaokulda öğretilen beş önemli şey varmış. Bunlardan bir tanesi de bonjour (günaydın, merhaba), demekmiş. Günaydın, diyerek o kişiyi gördüğünü ve saygı duyduğunu belirtiyormuş. Açıkçası bu şekilde hiç düşünmemiştim. Benim ona saygı duyduğumu bilmesi için selam vermem mi gerekiyormuş yani? Ben selam vermezsem ona saygı duymadığımı düşünecek yani ya da aramızda birşeylerin ters gittiğini, onu yoksaydığımı bile düşünebilirmiş.  Halbuki benim ters bir niyetim yoktu ki, sadece bu işin gerekmediğini düşünmüştüm. Herkes öyle alışmış, alıştırılmış. Anamızdan, babamızdan, öğretmenimizden öyle öğrenmişiz (ya da öğrenememişiz).

      Bilim adamları bu selamlaşma ritüellerini incelemişler ve insanın selamlaşmayı laf olsun, diye icad etmediği sonucuna varmışlar. Selamlaşmak sosyal ilişkileri kolaylaştırıyormuş. Daha rahat iletişim kurabiliyormuşuz. Zaten en zoru da ilk adımı atmak değil mi her zaman!? Al işte sana kafadan avantaj, toplum sana sağlamış bu kolaylığı, sana da kullanması düşüyor. Selamlaşmak, kişileri karşılıklı olarak koruyormuş. Düzenli olarak, karşımızdaki kişiyi saydığımızı gösteriyormuşuz ve onların güvende hissetmelerini sağlıyormuşuz. Onların topluluğumuzdan atılmayacağını, dışlanmayacaklarını, tehdit altında olmadıklarını, kendi egemenliğimiz altına almak istemediğimizi gösteriyormuşuz. Basit bir "Merhaba" ne kadar çok şey demekmiş yahu!?

      Düzenli olarak bir şey yapmak (selam vermek bile olsa) sanırım bana biraz zor geliyor. Ama bu kadar çok mesajı tek bir kerede verebilmek de güzelmiş. İnsanlar bunu bulmak için yüzbin yıllarca çalışmış olmalılar. Belki de o kadar uğraşmamışlardır; çünkü kurtlar kuşlar bile selamlaşıyor. Bi' cik falan, diyorlar en azından. En kötü onlardan görüp yapmışızdır. Yani tüm bunları herkes içgüdüsel olarak biliyor. Şimdi bu kadar şeyi ben biliyorum, onlar bilmiyordur, dersem olmayacak. Ama selam versem, benim onu egemenliğim altına almak istemediğim iletisini almayacak. O da selam verip geçecek. Zaten önemli olan da selamın karşılıklı olması (eşitlik durumu) ve geçmesi. Selam vermeyince geçmiyor; çünkü bir yerlerde bir şeyler bozuluyor, kırılıyor. O yüzden ne kadar biz iyi niyetli olsak da, kimseye hükmetmek gibi bir niyetimiz olmasa da selam vermeliymişiz; çünkü aslında selam vermediğimiz zaman birçok negatif mesaj iletmiş oluyormuşuz.

      Bilgisayarlar bile duyguları olmamalarına rağmen, bu tarz protokolllere sahipler. Aralarında selamlaşıyorlar, tokalaşıyorlar. "High five" yapanını gördüm. İnsanlar da bunları dizayn etmek için bir ton kafa patlatıyorlar, zaman harcıyorlar.

      Selam vermek o kadar zor geliyorsa, başta kendinizi biraz zorlamanızı öneririm. Beyin de kol kaslarımız gibi, çalıştırdığımız tarafı güçleniyor. Dalga geçmiyorum, bilimsel konuşuyorum. Bir konuda zorlanıyorsanız kaçmak yerine, üzerine gitmeniz lazım beyninizin ilgili kısmını güçlendirmek için.

Sonuç: Selam Millet!

Merhaba, bağlaç olan de ayrı yazılır, ulan beni deli etme!

08/11/2017, Lyon




http://www.unige.ch/fapse/SSE/teachers/maulini/publ-0915.pdf

12 Haziran 2017 Pazartesi

Viva Maestro

Merhabalar Herkese,

      Bu sefer beni duygulandıran bir anımla karşınızdayım. Yani böyle ağlamalık değil de, geceden gündüze değil de, dünden bugüne değil de çabuk çabuk kelimeleri beni en iyi anlatacak türden. Anlatacağım olay sanatla ilgili olduğu için Necati Şaşmaz ile başlangıç yapmam çok yerinde oldu, diye düşünüyorum. Tabii benim aktaracağım sanatın kalitesiyle onunki aynı seviyede değil, hatta burada sanat sanatçı kavramı araya giriyor. Kıyaslamasını da siz yaparsınız bir zahmet ya da yapmazsınız:)

      Geçen gün durup durduk yere bir arkadaşım aradı. Tabii arkadaş bu arayabilir, arayacak da, mesaj da atacak. Hem bu seferki bir klasik konserine iki bilet için. Höhöhö evet benim böyle güzel arkadaşlarım da var. Çok teşekkür ediyorum tatlım. İşin ilginç yanı, kendisinin önceden bilet alıp da, son anda işi çıkmış olması değil. Bugünkü yazımın en can alıcı noktası, öz cümlesi şimdi geliyor. ......(biraz heyecanı arttıralım, ooooooOOOOO) Evet şimdi hazırız. Kendisi operada çalışıyor ve bir gün önce yapılan son provaya, opera çalışanlarının iki yakının giriş hakkı var. Ben bunu daha önce duymuştum; ama bu gösterilerinden herhangi birini izleme fırsatım olmamıştı. Benimle gelmesi için başka bir arkadaşımı aradım. O da kabul etti.

      Kendisi aslen Çinli olan bu arkadaşımla da geçen sene Antalya'da, Olimpos'da tanışmıştık. Hayatımızdaki en güzel tatillerden biri olduğunu söyleyebilirim. Orange Pansiyon sayesinde birazda. Kesinlikle çok memnun kaldığımız ve geri döneceğimiz bir adrestir kendisi. Yalnız lüks arayanlar aradıklarını orada bulamayacaklar. Arkadaşlık, dostluk, huzurlu ve rahat bir ortamsa aradığınız yer,


adres belli Orange Pansiyon. Bana iyi hizmet ver, ben de bedava reklam yapayım arkadaşım. Valla da komisyon almıyorum billa da. Bu Çinli arkadaşım da tatilimizi güzelleştiren unsurlardan bir tanesi idi. Tesadüf bu ya, meğer o da Fransa'da, hatta Lyon'da, hatta bize komşu bir binada oturuyormuş. Tesadüfün böylesi. Elbette irtibatı koparmadık. Hatta Olimpos'ta tanıştığımız ve tatilimizi, hatta hayatımızı güzelleştiren bir diğer tesadüf de orada tanıştığımız Kazak aile oldu. Onlar da Ankara'da komşu çıktılar. Ya işte bu kadar iyi yürekli bir insanım. Hatta ağzınız açık kalsın diye (kalmayabilir de tabii) olayı toparlayıp başka bir tesadüfle yazıma devam ediyorum.

      Opera binasına gittiğimde, girişte benim dil okulundan çook sevdiğim, hatta bizi opera binasını gezmeye götüren öğretmenimle karşılaştım. Onu gördüğüme çok çok mutlu oldum. Dedim ya seviyorum, diye. Hem konsere gidecek olmanın mutluluğu, hem de opera binasına ikinci girişimde de onunla birlikte olmak cidden hoş bir tesadüftü. Hatta reytingi oldukça yüksek olan batıl inançlarla ilgili yazımı da onun sayesinde yazabilmiştim.


http://parislikezban.blogspot.fr/2015/04/fransada-batl-inanclar-ve-kokenleri.html

 Belli ki siz de olsanız, severmişsiniz yani:)

      Onunla biraz sohbet muhabbetten sonra, eşi de bize katıldı. Çizgi roman çizeriymiş.


http://www.lyonbd.com/
Hatta burada büyükçe bir çizgiroman festivali var. Burada belediyeler çizgi romanı, tanıtım yapmak için kullanıyorlar ki bence daha akılda kalıcı, daha dikkat çekici ve daha ilginç. Örneğin tarihi bir kişiliği düz yazıyla anlatmak var, çizgi romanla anlatmak var. Müşteri kitesinde çocuklar dahil herkes var; çok büyük avantaj bence. Gerisi hayal gücünüze kalmış. Dünya trendlerini yakalamak isteyen tüm yöneticilere, belediyelere, şirketlere, müzelere tavsiyemdir; çizgi romanı tanıtımlarınızda kullanın lütfen! (Bu saydıklarımın blogumda ne işi olur bilemiyorum; ama olur ya:)

     Sonrasında arkadaşımın da bize katılmasıyla konser salonuna geçebildik. Gerçi benim için oradan ayrılmak biraz zor oldu; çünkü opera binasının önündeki kafede her haftasonu yapılan jazz konserlerinden biri vardı.


Üstüne üstlük de güzel çalıyorlardı. İnsanlar ellerinde içecekleri, güzel müzik eşliğinde ya sevdikleri ile sohbet ediyor ya ellerindeki kitap, gazete ne varsa okuyordu. Ben de kenardan kenardan bu güzel müziğin keyfini çıkartıyordum. Her şey gibi bu güzel anın da sonu gelmişti ve başka bir güzel ana doğru yol alma vaktiydi. Mimarisi çok özel olan, güzel bir binanın içindeydik. Fransa'nın ilk opera binası yanmış, tekrar inşaa edilmiş ve son zamanlarda da restorasyonu gerçekleşmiş.



http://parislikezban.blogspot.fr/2015/05/fransann-ilk-opera-binas.html
Daha ayrıntılı bilgi için önceki yazıma ulaşabilirsiniz.



       Bu sefer binayı gezmeye değil, konser izlemeye gelmiştim. Konserin ismi Viva Maestro. Son zamanlardaki favorim, gördüğüm herkese tavsiye ettiğim İtalyan restaurantının da karmamdaki etkisiyle İtalyanca olmuş herhalde bu konserin ismi de. Konser, dokuz yıldır Lyon orkestrasının şefinin emekliliği şerefineymiş. O yüzden de adı Viva Maestro olsa gerek. Tüm sanatçılar günlük kıyafetleriyleydiler. Normalde siyah beyaz bir görüntüye alışıp, bu cıvıl cıvıl görüntüye şahit olmak ilginç bir deneyimdi. Prova olduğundan, arada orkestra şefi sanatçıları durdurup şöyle yapın böyle yapın, diye komutlar da veriyordu. Yanlış hatırlamıyorsam Japon olan orkestra şefi çok sempatikti. Bir de opera sanatçısı vardı. O da iyiydi. Koro ve çocuk korosu da vardı. Her şey vardı kısaca.

     Bu arkadaşın neci olduğunu soranlara da opera binasının tuvalet tabelası cevabını veriyorum. Peki benim size başka bir sorum olacaktı. Hangisi kadın, hangisi erkek tuvaleti ve neden:) Binanın iç mimarının marifetiymiş.

      Konser bitince de herkes evine dağıldı. Benim aklımda ;ise bir ton soru. Sanat ne kadar güzel bir şey, sanatın her dalı güzel resim, müzik, tiyatro. Herkes profesyonel olmadan sadece boş vaktini değerlendirmek için öğrense, bu dünyada kötülük kalmaz, diye düşünüyorum. Nasıl daha iyi olabilirim, ne katkıda bulunabilirim, kendimi ve uğraştığım sanatı nasıl ileriye götürebilirim, diye düşünmek bile bir ilerleme olurdu insanlık için. Dünya'ya sadece üzülmek, sıkıntı çekmek, savaşlardan kaçmak için gelmiş olamayız. Bunu değiştirmek bizim elimizde. Bugün televizyonun önünde yayılmak yerine kendiniz ve insanlık için bir şey yapın ve kendinizi bir konuda geliştirmeye başlayın (ya da devam edin). Bizim toplumumuzda bunlar çok rastlanan yetenekler olmadığı için çevrenizden beğeni de toplarsınız hem. Yetenek var da aslında, yani...

http://www.sabah.com.tr/kultur-sanat/2012/05/18/devlet-tiyatrolari-kapaniyor Bu tarz haberlerle de yüreğimizi ağzımıza getirmeseler keşke.

      Sonuç olarak dünya barışı dileklerimle yazımı bitiriyor, hepinize bol sanatlı, resimli, müzikli günler diliyorum efenim. Buraya bir Zeki Müren cuk olmaz mıydı, olurdu. O zaman hemen efenim.



12/06/2017, Lyon

1 Haziran 2017 Perşembe

İtalyan Mutfağında Yapılmaması Gerekenler

Merhaba Arkadaşlar,

      Bugün size başımdan geçen komik ve utandırıcı bir olayı ve benim bundan yeni haberdar olmamı anlatacağım.

      Burada bildiğiniz üzere insanlar haftada 35 saat çalışıp, çok yoruldukları için (ücretsiz fazla mesai yok, olacaksa da ücretli olacağı için yok, yani yok) hafta sonu çalışmak yok. Tüm bunların üzerine çok yoruldukları için yıllık 5 hafta izinleri var. Sonuç; yıllık iş dönemi sonunda bir kaç hafta alınmamış izin kalabiliyor ve tabii bunlar ziyan olmasın, diye son anda kullanılıyor. Biz bu son iki haftada eşimle evdeydik, nedenini siz tahmin edin. Evet kullanmadığı izinlerini almıştı. İkimiz de süper tembel olduğumuzdan (ayıptır söylemesi havalar burada çok güzel ve bir mayışıklık geldi, yoksa elbette tembel değiliz) markete gidip de yiyecek bir şeyler almaya üşendik, o zaman hadi restauranta gidelim, dedik. Onda da ben çok ısrar ettim, yoksa eve suşi de ısmarlayabilirdik; ama hayır illa o restauranta gidilecek. Neyse gittik ve kapalıydı. Neden bilmiyoruz, belki onlar da yıl sonu tatillerini kullanıyorlardı. Buradaki restaurantçılar da rahat, ağustosta kapatır tatile giderler, haftasonunda açmazlar, pazartesi açmazlar, canları isteyince açarlar. Hemen yakınlarında başka bir yer vardı. Eşim orayı denemek istiyormuş uzun zamandır. Ben de peşinden gittim. İtalyan restaurantıymış. Iyy, dedim; umarım makarnadan başka yiyecek bir şey bulunur; çünkü bir makarnaya bir ton para vermek istemiyorum.


Ne kadar saçma yani, di mi?! Lokanta gayet eli yüzü düzgün, orijinal ; ama sade bir mekan. Duvarlara şarap şişeleri asılmış. Şarap şişelerinden avize yapılmış, duvarda rende, kepçe, çatal, kaşıkla dekorasyon tamamlanmış. Karşıda bir dolapta şarap şişeleri. Açıkçası Fransa'da o kadar şarap içtim; ama İtalyan şarabından aldığım tadı hiç birinde almadım. Şaraptan çok anlamam ; ama Fransız şarabı halt yesin İtalyan şarabının yanında.



      Girişte bizi çok sıcakkanlı ve kibar bir garson karşıladı. Konuşması o kadar sertti ki, yani italyan ya hani, r'lerin oturaklılığından pek bir şey anlayamadım; ama kibardı orası kesindi. Bize yer gösterdi. Yerimize oturduk. Duvarda bir kaç menü ve italyanca bir şeyler yazıyordu. Valla da anladım billa da anladım. Fransızcaya o kadar yakındı ki bu cümlenin kelimeleri. Diyordu ki "La vita è troppo corta per mangiare male" yani gte giren şemsiye açılmaz. Eşim sağolsun beni düzeltti ve diyorki sevgili karıcığım "Hayat kötü yemek yemek için çok kısa!"dedi (Böyle bir hikayenin doğruluğunun sağlamasını sevgili karıcığım hitabından yapabiliriz) Adamlar hayatın anlamını çözmüş. Biz de yapıyoruz, yiyoruz. Hatta bizim mutfağımız onbeşbinmilyon kez daha zengindir. Ama bunu elin adamına sadece zevksiz bir şekilde döşenmiş kebapçıdan ibaret olarak gösterirsen ve bundan milyonlarca yaparsan, ne kendine saygın kalır, ne de kendini bir şey zannettiğin için başkasına saygın kalır. Konuyu daha fazla dağıtmadan, kısaca bu italyanlar bu işi biliyor, demek istiyorum.

     Garsonumuz, günün menüsünü tanıttı, şefin  tavsiyesini tanıttı. Normalde balık varsa ben balık alırım; çünkü evde yapınca kokuyor, hele bir de bizim ev hiç mi hiç uygun değil (amerikan mutfak olunca; amerikan mutfağa son, kahrolsun amerikan mutfaklar). Adam öyle güzel anlattı ki patlıcanlı salçalı, limon rendesi ile hareketlendirilmiş soslu, bilmemne peynirli ravioli aldım. Hani makarna almıyordun, naaber!! Antre olarak da şarküteri ürünlü salata aldım. Eşim ise domates dolması ile mozarella ve salata aldı antre olarak. Bizim başlangıç (entrée) ürünleri gelince ve bizim hoşumuza gidince, dedim buna bir şarap iyi gider. Aslında almayı hiç düşünmüyordum; ama buraya gelmişken bu fırsattan faydalanmamak olmazdı. Efenim şarabınız meyvemsi mi olsun, şöyle mi olsun böyle mi olsun, derken benim çalışmadığım yerlerden sormaya başladı. Dedim bilmiyorum. Adam hemen tamam ben size güzel bir şarap getireyim; hem makarnanızla da iyi gider. Şarap geldi, gerçekten o kadar güzeldi ki, şarabın derinliği, rengi, süresi vs on nümero beş yıldızzo idi(bak italyanlaşmaya başlamışım bile, hep o yemeğin etkileri). Yemek geldi, görünüş zaten güzel (fazla tınmam) ama ilk çatalı aldım; anam n'oluyoruz sandalye mi uçuyor ben mi? O kadar güzeldi ki.. Patlıcanın makarnaya, makarnanın limona, domatesin peynire aşkını italyanca anlatmaya başladığını, duydum. Yeminle şaraptan değil. yemeğin güzelliğinden. İlk çatal mükemmel, peki ya ikinci o da mı mükemmel olur, o da mükemmel. Üç, dört.... Neyse yedik bitti. Yaşandı ve bitti. Sonra bizim garson geldi. Efenim nasıldı? Zaten her etapta gelip fikrimizi soruyordu. Ben de çok beğendim ya yemeği. Güzel bir jest yapıp ne kadar beğendiğimi anlatacağım. Şu bizim el hareketi var ya tüm parmakları birleştirip, elimizi bilekten aşağı yukarı sallıyoruz. Hmmm çok güzel olmuş. Ben de onu yaptım "Tres bon, tres bien" (çok iyi, çok güzel).
Garson bana ters ters bakıp, sonra eşime, ne demek istiyor bu, dedi. Ben de bu sırada gülümsüyorum, hatta bir marifet yaptığımı düşünüp gülüyorum.Meğersem İtalya'da nah işareti gibi bir şeymiş. (Gülmeniz için süre veriyorum).......
.........
.........
.........
Yeter gülmeyin yeter, benim de bir gururum var.

Daha detaylı bilgi için;
http://www.zaytung.com/blgdetay.asp?newsid=315574

Hatta;

Eşimin de haberi yok ki bir şey söylemedi. Ya da pislik yapıp söylemedi. Her şeyi bugün arkadaşıma "Koş koş bak süper İtalyan restaurantı buldum" diye anlatırken öğrendim. O da aynı hataya İtalya'da düşmüş. Aman siz beni dinleyin, yapmayın:) Sonra yemek değil, dayak yersiniz vallahi:) İtalyan mafyasından bahsetmiyorum bile.



      Sonu mutlu bitiyor bu hikayenin neyseki. Yemeğimizi harika bir tiramisu ile taçlandırdıktan sonra, garsona yemeği çok beğendiğimi, her gramından zevk aldığımı, yıldızlı beş pekiyi verdiğimi söyledim. O da bizim görevimiz yemeğin insana zevk vermesidir. Bu görevi yerine getirebildiysek, ne mutlu bize, dedi. Üstüne de "Size bir limonçello ikram edeyim o zaman" dedi. Tabii ikrama dayanamam. Onu da içtim. Kolonyaya şeker koysam da aynı tadı vereceğini düşündüğüm bir içecek kendisi, yine de bedava sirke hikayesi.) Sonuç; adama bilmeden hakaretle karışık iltifat etmiş olmanın dayanılmaz hafifliği ve dayak yiyeceğime, ikramda bulunulmuş olması. Neyse ben gidip bir özür falan dileyim bari, n'olur n'olmaz:)



      Bu arada Lyon'a gelirseniz yapılacaklar listesine bir yenisi daha eklendi. Lello Restaurant, adres 231 Rue Paul Bert, 69003 Lyon. Öğlenleri ve perşembe ve cuma akşamları ise rezervasyonla gidilebilir.

                                                       01/06/2017, Lyon


4 Mayıs 2017 Perşembe

Fransa'da Vatandaşlık Alma

Merhaba Arkadaşlar,

      Yine uzun bir ardan sonra tekrar merhaba! Elbette sizinle paylaşacak çeşit çeşit şeyim var; ama hepsiyle birden canınızı sıkmak istemem, bir tek mevzu şimdilik yeter. O daaa... vatandaşlık mevzusu. Evet dört yıl boyunca bir Fransızla evli olduğum ve bunun en az üç senesinde Fransa'da ikamet ettiğimden, bu hak için başvuru hakkına muvaffak oldum. Tabii vatandaşlığa başvuru hakkı için evli olmak tek yol değil. Beş sene Fransa'da ikamet etmiş olsam ya da bir yıldır ikamet ediyor olup Cezayir vatandaş'ı olsam da yeterli olacaktı. Bakın size çakallık yolu gösteriyorum. Cezayir, diyorum; ama siz bilirsiniz yani:)
 
      Neyse efendim ben dört senelik vademi doldurduktan sonra nasıl vatandaş olunur, diye aranmaya ve prefektürlüğün sitesine bakınmaya başladım. Orada anlaşıldı ki, önceden prefektürlüğe yapılan başvurular artık PIMMS denilen yeni bir organizmadan geçilerek yapılıyor. Yani önce PIMMS, sonra polis departmanı. İşte buradaki PIMMS'lerden birine gittim, elimde yabancı dil diplomam, evlilik cüzdanım, pasaportum, oturum kartım vs ile. Benimle ilgilenen beyin yabancı kökenli olduğu hem tipinden, hem konuşmasından, hem davranışlarından belli oluyordu. Türk olduğumu öğrenince Merhaba Bacım, nasılsın, dedi. Yok yok o da Türk, değildi. Burada bir kaç Suriyeli arkadaşım olduğu için, adamın da Suriyeli olduğunu tahmin ettim. Ama bir şey söylemedim. İyiyim siz nasılsınızla konuyu kapattım. Bazı konulara hakim değildi, olabilir yeni başlamış olabilir, insan her şeyi bilmek zorunda değil. Sorarsın öğrenirsin, o da öyle yaptı zaten. Bana bir dahaki randevuya getirilmesi gereken belgeler listesi ile bir randevu tarihi verdi, 7 ay sonrasına. Hiç şaşırmadım. Fransa'da işler böyle yürüyor. Bugün git yarın gel sistemi burada hiç olmamış. Gelmesi gereken belgeler benim kütüğümden gelmeliydi. Açıkçası Hatay'a gidesim hiç gelmedi. Oraya da birisini göndermek istemedim. Onun için bizim konsolosluğa gidip rica ettim. İstekte bulundular. Sonra bekleki belgeler gelsin, bekleki randevu tarihi gelsin. Belgeler bir türlü gelmedi. Ben de annemden benim doğum belgemi göndermesini istedim. Gönderdi, sağolsun. Sonra adli sicil kaydı için konsolosluğa gittiğimde anne ve babamın da doğum belgelerini ve evlilik kayıtlarını sorduklarını öğrendim. Halbuki gerekli belgeler listesinde öyle bir şey yoktu. Neyse konsolosluktan istekte bulundular tekrardan; ama tabii ki zamanında gelemezdi. Türkiye'den istenen belgeler bir buçuk iki ay sonra gelebiliyor ancak. O yüzden annemden ve babamdan doğum belgelerini ve evlilik belgelerini rica ettim. Anneminki geldi, randevudan bir gün önce. Ben de nasılsa verilen listede yazmıyordu rahatlığı var.

      Neyse efendim işin sıkıcı kısmını bitirdik sayılır.


Sabah stresle karışık, rahatlıktan, saçmalayan fotoğraflar çektim. Stresten otobüste midem bulandı. Açlıktan da olabilir, dedim ve inince bir dönerci bulup bir şeyler atıştırdım. Tabii ki döner. Sonra randevuya gittim. Yine aynı adam. Nasılsınız, iyiyiz, hoş geldik beş gittikten sonra belgelere geldi sıra. Bu arada gerçek bir Fransızla bunları konuşmazsınız, doğrudan konuya girersiniz. Adam sempatikti çok. Ben belgeler tam zannediyorum. Daha birinci belgeden cortladık. Doldurulması gereken formdan iki tane lazımmış. Neyse, fotokopisini çekeriz, dedi. Bu arada gerçek bir Fransız, git o belgeyi getir, al sana randevu (6 ay sonra) der. Sonra başka bir belge daha, yine iki tane olması lazımmış. Gitti onun da fotokopisini çekti. Bunlar size pahalıya patlayacak, bir kebap, diye espri yaptı. Ben de güldüm, ne diyem? Bu arada benim Türk olduğumu görünce yine Türkçesini konuşturmaya başladı. Buyrun, olur, olmaz, kal, evet, çok güzel, oduncu, yaparım.. Dedim isterseniz görüşmeye Türkçe devam edelim. O da ben Türkçe bilmiyorum; ama şarkı söylerim Türkçe, dedi. Ben de muhabbeti fazla uzatmamak için fazla bir şey sormuyorum, özel konularda fazla konuşmuyorum, duymazlığa veriyorum falan. Neyse Türkçe şarkı söylerimde kalmıştık. İbrahim Tatlıses söylerim, İbo, dedi.

Sonra da başladı şarkı söylemeye "İnsan değil buuuuu sanki bir meleeeek". Hayır elin Fransa'larına geliyoruz, bu muhabbetten kurtuluruz sanıyoruz. Olmuyor, olmuyordu. Neyse hep birlikte arkadaşlar bir ikii üçç "Allah Allah Allah bu naaaasıl sevmek..."
   
      Suriyeli  arkaşlarım da İbo'yu severlerdi; ama onlar benim için hiç böyle şarkı söylememişlerdi. Varsa yoksa lahmacun muhabbeti yapıyoruz. Bir lahmacun olsa da yesek, ah lahmacun vah lahmacun. Noktalama işareti olarak lahmacun kullanmak terimini Fransa'da bir Türk ve bir Suriyeli bulmuştur.

      Hatta onların, dedeleri Türkiye'den göçmek zorunda kalmışlar, Birinci Dünya Savaşı sırasında. Dedim, her halde bu adam da onlardan. Sizde Türklük var mı? Var, dedem 1915'te aşağıya inmiş. Halep'ten mi geldiniz? Yok Halep'e 600km...

      Annemin acele posta ile 74 TL ye (oha ama hayat kurtardı) gönderdiği belgenin yanına iliştirdiği İlber Ortaylı'nın Seyahatname kitabının ilk bölümünün Suriye olması da bir tesadüf mü? Alın okuyun, kültürsüzler:)

      Benim için söylenen şarkılar dışında, görüşme gayet iyi geçti. Niye canım şarkılı bölüm de güzel. Düşünsenize elin Fransa'sında Suriye kökenli bir Fransız size Türkçe şarkı söyleyerek iltifatta bulunuyor. Hem de dedesi Türk. Söyle ağabeyciğim, söyle. Kaderimize, gelmişimize, geçmişimize söyle. Sen taa Suriye'lerden, ben taa Türkiye'lerden gelelim, burada resmi bir işlem yapalım seninle. Kaderin şu garip haline bak yani, dedim.
      Belgelerin bazıları yetersiz gelince, eşimden göndermesini rica ettim ve orada çıktısını alıp, dosyaya ekledim. Siz zannediyor musunuz, her şey burada güllük gülistanlık. Tabii ki değil. Yanınıza her zaman istenen belgelerden çok daha fazlasını almak zorundasınız. Dedim, bendeki liste ile sizdeki farklı mı, yok yok aynı imiş. Yemin ediyorum hiç bir şey anlamadım. Neyseki konsoloslukta söylemişlerdi de, annemlerin evlilik belgesi elime ulaşmıştı. Yoksa Allah bilir bir dahaki randevuyu ne zamana verecekti.Yine önemli bir ayrıntı: Belgelerin tercümesi isteniyor listede; ama bizim belgeler çok dilli olduğu için bizi bu zahmetten kurtarmışlar. Bir de özel bir damga türü varmış, bazı ülkelerden istenen. Şimdilik bizimki o gruba girmiyor. Bir de onunla uğraşmıyoruz yani. Bir sonraki  etap beklemekmiş. Beni Prefektürlüğe kayıt ettiler ve şimdi bekliyorum. Bekle, ense yaparak bekle,dedi. Prefektürlükten posta bekleyecekmişim, randevu tarihi için ve o tarih de genelde bir, bir buçuk sene sonraya veriliyormuş. Enem bu ne yaa!? Hala ağır şaşkınlık altındayım.


 Ne diyeceğimi bilemiyorum.

Sonuç olarak bir buçuk senelik bekleme süresi başlamıştır.


Kapanış müziği ve La Marseillaise




04/05/2017, Lyon

15 Kasım 2016 Salı

Hayatta Korkulacak Şeyler Listesi!

Korkun!

Başta kendinizden korkun, kendi potansiyelinizden, yaptıklarınızdan, yapacaklarınızdan, yapabileceklerinizden...Tehlikeli olmaktan, bir şeyleri değiştirmekten, bir taşı yerinden oynatmaktan, fark edilmekten, fark ettirmekten, bilinç oluşturmaktan, ürün ortaya koymaktan, yaratmaktan korkun. Kendi elleriniz sizden bağımsız bir şeyler yapmaya kalkarsa bağlayın onları. Diliniz sizden bağımsızlığını ilan ettiyse tutun, ısırın. Kendinizi internetsiz bir odaya kilitleyin. Öyle ulu orta dolaşıp, konuşmayın. Korkun, çok korkun! Hep korkun!

Sonra "sen" dediklerinizden, sevdiklerinizden, aşık olduklarınızdan, sırrınızı verdiklerinizden, dost dediklerinizden korkun! Kardeşim dediklerinizden, birlikte yemek yediklerinizden, aynı bardaktan su içtiklerinizden. Aynı değerleri paylaştıklarınızdan, aynı rüyaları gördüklerinizden, birlikte iş aradıklarınızdan, birlikte çalıştıklarınızdan, aynı kitabı okuduklarınızdan, birlikte yemek pişirip, halı sahada aynı takımda olduklarınızdan korkun! Yukarıdan gelen emirler gibi korkun hem de.

Düşünmekten korkun! Zaten en büyük suç, değil mi?

Tecavüze uğramaktan korkun! Canınızın acıması ya da ruhunuzun parçalanması, psikolojinizin bozulması değil sorun; evlilik dışı bir ilişki yaşamak bize her türlü ters.

Çocuk olmaktan korkun, çünkü amcalar ya da teyzeler onları, onların istediği gibi sevmenizi isteyebilir. Korkun, onlara itaat edemezseniz ne olur? Bir düşünün!

Hamile kalıp sokaklarda dolaşmaktan korkun! Bir hava almak, iki insan görmek mi önemli, diğerlerinin ne düşünecekleri mi? Tabii ki diğerleri! Gerekirse önceliklerinizi değiştirin.

Mutlu olmaktan korkun, ya gülümserseniz, hele bir de gülerseniz. Kahkaha mı, tövbe estafurulah! Yoksa bir de kadın mı! Kapat sayfayı, kapat kapat, sonrasını okumak bile istemiyorum. Kör olsaydı gözlerim de okumasaydım, elleri kırılasıca Kezban, neler yazıyor böyle?

Gece karanlığında yürümek, dolmuşta kadın başına kalmak, halk içine mini etek giyip çıkmaktan korkun, çok korkun ve sakın yapmayın! Suçlu baştan sizsiniz, bunu unutmayın ve korkmaya devam edin!

Kulaklık takıp, müzik dinlerken, mırıldanmaktan korkun!

Ağaç olmaktan korkun! Oksijen vermekten, yeşil olmaktan, meyve olmaktan korkun! Çocuklar dallarınızda salıncak kurmayıversin, zaten dışarı çıktıkları da yok! Yol yapılacak yerde yaşamak, hiç olacak iş mi?

Hakkınızı aramaktan korkun, yola çıkıp hak hukuk aramaktan, mahkemeye başvurmaktan korkun! Bu böyle olmaz, olmamalı demekten.

Dans etmekten, hele hele kadınlı erkekli dans etmekten çok korkun!

Okula gidip, okuma yazma öğrenmekten korkun! Kendinizi geliştirirseniz, alışılmışın dışına çıkarsanız, marjinal filan olursunuz. Çok korkun çok!

Parasız kalmaktan, işsiz kalmaktan, sizi alıp götürmelerinden dahası ailenizi alıp götürmelerinden,sağlığınızdan olmaktan, unutulmaktan korkun!

Hayvanlardan korkun kediden, köpekten, kuştan, balıktan. Onları korumaktan korkun!

Hayat kurtarmaktan korkun! Depremde, felakette, afette insanlara yardınm etmekten. Ya birileri müteşekkir kalırsa, korkun, korkun en iyisi siz korkun! Sesinizi çıkarmayın.

Arkadaşlarınızla alkol alırken, eğlenmekten korkun. Aklınıza bir iki fikir gelir, özgürlükçü düşünceler falan. Zaten eğlenmekten ve alkol almaktan da korkmalısınız!

Milli bayramları kutlamaktan, saygı duruşunda durmaktan, bayraktan, bağımsızlıktan, özgürlükten, düşünmekten, yaratmaktan, tarihten, okumaktan, bunlardan bahsetmekten korkun, çok korkun!

En sonunda onlardan korkun! Onlar kötü ve acımasız. Paraları var, yanında olanlar, onları tutanlar. Bir defa yalnız değiller! Her şeyi yapacak güce sahipler ve bunu yapmaktan da çekinmeyecekler. Çok güçlüler. Onlar her yerde. Her yerde gözleri ve kulakları var ve elleri... Sizin hiç şansınız yok onlara karşı. Her şeyinizle çabalasanız bile kaybedeceksiniz. Yalnızsın, kazanamazsın! Siz iyisi mi hiç başlamayın. Oturun uslu uslu yerinizde, ağzınızı açmayın. Çok rahatsız olduysanız gözünüzü yumun.


Yoksa ne olur, hepiniz çok iyi biliyorsunuz!


15.11.2016, Lyon

29 Ekim 2016 Cumartesi

Lyon Başkonsolosluğu'nun 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu

Merhaba,

      Öncelikle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nızı en içten dileklerimle kutluyorum.

Bir cumhuriyetimiz olduğu için çok şanslıyız. Atatürk gibi bir lider, Türk olarak doğduğu için çok şanslıyız. Atalarımızın canları pahasına bize bıraktıkları cumhuriyetimizin kıymetini bilelim. Onu sevip koruyalım, hatta coşkuyla kutlayalım.

Biz kutladık, kutlamalara doyamadık. Hem de evet, bu gurbet ellerde. Türkiye Cumhuriyeti Lyon Başkonsolosluğu'nun verdiği davete, büyük bir sevinç ve gururla katıldık.

Ah nerede o eski bayramlar!

      En güzel kıyafetlerimizi giyindik, süslendik. Arkadaşım Özden ile grupla buluşmak üzere yola çıktık. Hava çok güzeldi.

Sonbahar tüm cömertliğiyle bize bütün renklerini sergiliyordu. Ben ilk defa böyle bir resepsiyona katılacağım için çok heyecanlıydım. Konsolos Bey'i görecek, değişik insanlarla tanışacak, belki daha önce tanıştıklarımla karşılaşacak, hasret giderecektim. Belki güzel Türk yemekleri , hatta belki Türk şarabı da olurdu:) Alkol konusu biraz tartışmalı bir hale geldi bugünlerde biliyorsunuz; ama sonuçta bu bir Cumhuriyet Bayramı resepsiyonu, yabancı davetliler de var ve Fransa laik bir ülke. İstemeyen içmez sonuçta değil mi? Biiz başkalarını rahatsız etmeden içmesini de biliriz!

      Arkadaşlarım Nedim Bey, Zeyno ve İrem'le buluştuk. Ben yanımda getirdiğim topuklu ayakkabılarımı giydim. Halbuki botlar da güzel olmuştu; ama bir resepsiyona da botla gidilmez artık yani:)

      Davet Lyon'da Cité International denilen bir yerde, Mariott Otelde gerçekleşti. Saat 7'de davetliler salondaydı. Biz de oradaydık tabii ki! Girişte konsolos bey tüm davetlilerin elini sıkarak, davetlileri karşıladı. Bu onu ilk görüşümdü ve sevimli bir insana benziyordu. Güven veren bir tipi vardı. Umarım bu izlenimimde yanılmıyorumdur. Cumhurbaşkanımızın sözlerini yardımcı konsolosun Fransızca okuması ve konsolos bey'in yine Fransızca yapılan konuşmasıyla resepsiyon başlamış oldu.

Bol bol fotoğraf çektim ve çekildim.

      Çok güzel insanlarla tanıştım. Örneğin Grenoble'da yaşayan Harika Hanım'la.

 Sarışın, mavi gözlü bir bomba. Gençken çok canlar yakmış olmalı bu minik kadın. Hala da yakabilir, ona göre. 11 yaşındayken gelmiş Fransa'ya. Üzerinden oldukça zaman geçmiş ve şimdi hafif kırık Türkçe'siyle çok tatlı. Bizi bir zamanlar Cem Sultan'ın kalmış olduğu yerde açtığı pansiyonuna davet etti. Davetini karşılıksız bırakmak istemem açıkçası. Harika Hanım bir oyun yazmış, daha doğrusu Moliere'in bir oyununu günümüze uyarlamış ve şimdi de o oyunu oynayacak bir ekip arıyor. Gönüllü var mı gönüllü?

      Merkezi Lyon'da bulunan İnterpol'den Türk arkadaşlarla tanıştık. Bazılarıyla hemşehri bile çıktık. Onlar da çok hoş insanlar. Ben hep FBI ajanı gibi soğuk insanlar hayal ederdim. (Çünkü bugüne kadar çok FBI ajanı tanıdım ya:) Halbuki daha çok Blues Brothers 'a benziyorlar. Bir bakmışsınız İnterpol hakkında bir röportaj yapmışız. Sorularınız varsa; sorularınızı gönderin, birlikte soralım, bu fırsattan faydalanalım!

      Lyon'da kebapçıdan başka, sahibi Türk olan restaurantlar da varmış. İnanılır gibi değil! Hem de pek meşhur bir Fransız Lokantası. Sahibi de çok kafa, çok güler yüzlü bir adam. Bu da başka bir yazımızın konusu olsun yine.


      En bombasıysa Atatürk'ün yaveri Salih Bozok'un torunu ile tanışmış olmam. Onun da adı Salih. Doğal olarak, adam tam bir Atatürkçü. Aman ne hikayeler var ne hikayeler. Kitap gibi, çok bilgili, çok kültürlü. Buradaki üniversitelerde hocalık da yapmış. Çok saygı değer bir insan olduğu kadar da sıcak kanlı.Onunla tanışmış olmak gurur verici. Tabii ki gelecek yazılarımdan biri ona ayrılacak, buna hiç şüpheniz olmasın. Zaten onunla yapılacak projeleri çoktan planlamaya başladık. (Yine sorularınızı gönderebilir, röportajıma katkı sağlayabilirsiniz.)

      Saat 9'da son bulan davetten sonra arkadaşlarla ve yeni tanıştığımız güzel insanlarla ortamlara aktık. Biraz dans ettik, dans ettirdik. Eğlendik, kurtlarımızı döktük. Kesinlikle on numara bir akşamdı. O kadar keyifliydim ki; insanlar enerjimin kaynağının mutluluk olduğuna inanmakta zorluk çektiler. Bu kadar güzel insanla tanışmışım, cumhuriyet bayramımızı kutlamışız, hem de sevdiklerimle birlikte, hem de elçiliğin davetinde. Gelecek için aklımda güzel projeler, planlar, güzel yazı konuları. Bundan güzel ne olabilir ki! Siz de bana yazın, olur mu?

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için yaptıklarınızı yazın. Hepinizi saygıyla selamlıyor ve cumhuriyetimizin sonsuza kadar sürmesini diliyorum.

30 Ekim 2016 - Lyon
Parisli Kezban